'Mustafa' ve 'İnsan' Mustafa Kemal Atatürk

'Atatürk' forumunda Simurg tarafından 11 Aralık 2008 tarihinde açılan konu

  1. Simurg

    Simurg ★ Kartaliçe ★

    Katılım:
    21 Kasım 2006
    Mesaj:
    15.566
    Alınan Beğeniler:
    91
    'Mustafa' ve 'İnsan' Mustafa Kemal Atatürk
    DİKTATÖR MÜSÜN DİYE SORU SORULAN BİR DİKTATÖR!

    Atatürk’e ve O’nun düşüncesine karşı olanlar, tarihsel gerçekleri çarpıtarak Atatürk’ü, kendi uluslarının ve insanlığın felaketini hazırlayan Hitler ve Mussolini gibi diktatörlerle kıyaslamaktalar. Bu diktatörler, kendi ülkelerinde demokrasilere son vererek baskı yönetimlerini kurmuşlardır. Oysa Atatürk, kişi egemenliğine dayalı keyfi monarşi yönetiminden Türk ulusunu kurtararak ulus egemenliğine dayalı bir yönetim getirmiştir. O, Türk halkını kulluktan kurtararak hak ve özgürlüklerinin bilincine sahip yurttaş yapmak için hayatını adamıştır. O’nu diktatörlükle suçlayanlar ya gaflet içerisinde olan kıymet bilmezlerdir ya da O’nun getirdiği çağdaş değerlerden rahatsızlık duyan geçmiş yönetimin kalıntıları olan tutucu ve yobazlardır. Bu tür düşünenlere, bir gençle Atatürk arasında geçen aşağıdaki diyalog bir cevaptır.

    Bir halk toplantısında, bir genç O’na şu soruyu sordu:
    - Paşam, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?
    - Ben, diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın?
    (Hadi BESLEYİCİ, Atatürk’ü Anlamak, s.129)

    ADALET ARAYAN BİR DİKTATÖR!

    Demokratik yapıya sahip hukuk devletini keyfi yönetime sahip monarşik veya teokratik devletten ayıran en önemli faktör; kim olursa olsun herkesi yasalar karşısında eşit kabul etmek ve kimseye ayrıcalık tanımamaktır. Atatürk de bu anlayışı Türkiye’de yerleştirmeye çaba göstermiş, herkesin hukuka, adalet sistemine saygı göstermesi gerektiğini vurgulamıştır. Aşağıdaki anekdot bu anlayışa yönelik güzel bir örnektir.

    Atatürk bir Balıkesir gezisinde, kendisine Milli mücadelede hizmetler etmiş birinin başvurusu ile karşılaştı. Adam bir konuda yanlış hüküm giydiğini söyleyerek yakındı.
    Atatürk:
    - Haklısın, konuyu ben de biliyorum, dedikten sonra yanında bulunan bir adliye subayını çağırdı. Konuyu anlattı. Düzeltilmesini istedi.
    Müfettiş onu dinledikten sonra:
    - Efendimiz, dedi, karar bütün adli sıralardan geçtikten sonra tamamlanmıştır. Hükmün yerine getirilmesinden başka yasal yol yoktur, dedi.
    Atatürk:
    - Ama ben söylüyorum, bu iş haksızlık. Çünkü ben işin usulünü biliyorum, dedi.
    Genç Adliye müfettişi:
    - Efendimizin beyanı yasa önünde bir değişiklik yapamaz. Adliye Bakanlığı’nın da bir şey yapmasına olanak yoktur.
    O anda ortada soğuk bir hava esti. Şimdi bir fırtınanın kopacağı sanılıyordu. Fakat Atatürk sakin bir şekilde sordu:
    - Peki bir adli hata olursa yasa bunun düzeltilmesini sağlayamaz mı?
    - Yeni bir delille mahkemenin yinelenmesi istenebilir.
    O zaman Atatürk başvuru sahibine döndü:
    - Beni tanık olarak göster. Onda yeni deliller bulunduğunu öğrendim, diye iddia et. Ben mahkemeye gider, sana tanıklık ederim, dedi.
    Sonra da Müfettişe döndü:
    - Size teşekkür ederim, dedikten sonra yeniden başvuru sahibine dönüp:
    - Neden zamanında başvurmadın. Zamanında gelir tanıklık ederdim. Boş yere mahkemeleri de meşgul etmezdin. Her vatandaş hatta Cumhurbaşkanı bile adalete saygı göstermek zorundadır.
    (H. BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.110-112)

    YARGIÇ KARARINA SAYGILI BİR DİKTATÖR!

    “Suçu kanıtlanana kadar herkes suçsuzdur” anlayışı hukuk devletinin temel ilkesidir. Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti de demokratik-laik bir hukuk devletidir. Bu devlet anlayışına göre yasalar karşısında herkes eşittir ve kimseye ayrıcalık tanınamaz. Cumhuriyeti kuran ve bu devletin ilk cumhurbaşkanı olan Atatürk, kendisine suikast girişiminde bulunma hazırlığında olduğu iddia edilen bir kişinin davasına bile hiçbir şekilde müdahale etmemiş, bağımsız yargıya güven duyarak Türkiye’de de hukuk devleti anlayışının yerleşmesine katkıda bulunmuştur. Aşağıdaki anekdot O’nun bu yöndeki yaklaşımını yansıtması açısından güzel bir örnektir.

    Ölümünden iki yıl önce Atatürk’ün canına kıymak için düzenlenen bir suikast girişimi meydana çıkarılmıştı. Bu girişimde bulunmakla suçlanan kimse “Milli Mücadele’den beri Ata’nın yolunda çalışmış, sevgi ve güvenini kazanmış, birçok iyiliklerini de görmüş biri idi.
    Haber yurtta şaşkınlık ve tiksinme yaratmıştı. Herkes bunu konuşuyor “Nasıl olur, Nasıl olur!” diyordu, bir türlü herhangi bir nedene bağlayamıyordu.
    Sanık tutuldu, adalete teslim edildi. Fakat Atatürk olaydan haberi yokmuş gibi, bu konuda ne düşündüğünü açıklamak için ağzını açmadı, adalet son sözünü söyleyinceye dek sustu. Atatürk’ün bu suskunluğu çeşitli yorumlara uğramıştı, kimi “bu üzüntülü olayı anmak istemiyor” dedi; kimi de “bunun doğru olduğuna inanmıyor” diye düşündü.
    Sanığa yükletilen suç yargı yerinde ispat edilemediği için adam aklandı.
    İşte, yargıç kararını bu yolda verdikten sonradır ki Atatürk bu konuda ağzını ilk ve son kez olarak açtı ve yalnız şunu dedi:
    - Suça yeltenilmiştir, ancak yargıç buna kanacak ölçüde kanıt bulmuş değildir.
    (Mehmet Ali AĞAKAY, Atatürk’ten 20 Anı)

    KANUNSUZLUĞA HAYIR DİYEN BİR DİKTATÖR!

    Atatürk gerek Kurtuluş Savaşı döneminde gerekse daha sonraki dönemde aldığı her kararda, yaptığı her işte yasal bir dayanak aramış, keyfi ve kanunsuz hiçbir eyleme girişmemiştir. Attığı her adımda devlet adamı sorumluluğunu unutmamış ve ülkede yasaların üstünlüğü ilkesini yerleştirmeye çalışmıştır. Mahkeme kararı olmaksızın “yargısız infaz” yapılmasına asla izin vermemiştir. Aşağıdaki anekdot O’nun bu yöndeki yaklaşımına güzel bir örnektir.

    Erzurum Kongresi sırasında, İstanbul Hükümeti’nin yeni atanmış bir valisinin kimliği üzerinde konuşurken Mustafa Kemal Paşa der ki:
    - Eğer işimize zarar verecek bir adamsa, Trabzon’dan İstanbul’a çevirelim, başımıza iş açmasın.
    Konuşanlardan Rize üyesi Hoca Necati atılarak “Paşam, üzülmeyin, icabederse Kop Dağı’nda temizlenir” der.
    Mustafa Kemal’in acı bir kızgınlıkla verdiği yanıt şudur:
    - Hocam ne diyorsun? Yolları kestirip adam mı vurduracağız? Bu memlekette hükümsüz vatandaş öldürülemez. Vatandaş ancak mahkeme kararı ile cezalandırılır. Devlet adamının böyle düşünmesi gerektir.
    (Kemal ARIBURNU, Atatürk, Anekdotlar, Anılar)

    ATA BİLE KAMÇI VURMAYAN BİR DİKTATÖR!

    Kurtuluş Savaşı’nın başlamasından 1938 yılında ölümüne kadar Türk Milletine önderlik yapan Atatürk, bu süre içerisinde, Osmanlı döneminde çok sık uygulanan baskı yönetimine başvurmaksızın toplumu ikna yolu ile yönetmiştir. Zorbalığa başvurularak ve sindirilerek toplumun kazanılamayacağını, korku ve baskı ile ancak geçici bir süreyle insanların desteklerinin alınabileceğini çok iyi bilen Atatürk, bu yüzden ikna yöntemini kullanmış ve başarılı olmuştur. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün bu anlayışına güzel bir örnektir.

    (Bir süre evli kaldığı eşi Latife Uşaklıgil’in anılarından).
    Evli bulunduğumuz sıralarda idi. İzmir’deydik.
    Doktorların önerisi gereğince sessiz, sakin bir hayat sürmesi, dinlenmesi gerekliydi:
    Bir türlü uyuyamadığı bir gece:
    - Latife, ben şimdi tramvaya binmek istiyorum, dedi.
    - Dinlenseniz olmaz mı? Vakit de oldukça geç, dedim.
    - Ben de vaktin geç olmasından yararlanıp tramvaya binmek istiyorum ya, diye karşılık verdi.
    Derhal gereken yerlere emir verildi. Bir atlı tramvay hazırlandı.
    - Tramvay hazır, emrinize amade...
    Yanlarına yaverlerini de aldılar. Hep birlikte tramvaya gittik. Bir sürücüden başka kimse yoktu. Atatürk sürücünün yanına yaklaşıp sordu:
    - Sen atları kamçı ile mi idare edersin?
    - Tabii Paşam, kamçısız idare edilir mi?
    - Neden idare edilmesin?
    - Biz görmedik...
    Ata sürücünün yanına oturdu.
    - Sen şu yerini bana ver de, kamçısız idare edeyim, dedi.
    Sürücü hemen yerini verdi. Atatürk dizginleri ele aldı. Tramvay atlarını kamçısız sürmeye başladı.
    - Nasıl idare edebiliyor muyum?
    - Benden daha güzel idare ediyorsunuz Paşam...
    - Ben de senin gibi bir idareciyim. Ben de yüzbinlerce insanı idare ettim. Onları ölüme giden yola seve seve sevkettim. Fakat bir tanesine bile kamçı kullanmadım.
    (Hadi BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.88-89)

    MUHALEFETİ İSTEYEN BİR DİKTATÖR!

    Atatürk, düşünceleriyle, davranışlarıyla ve tavırlarıyla daima düşünce özgürlüğünün gereğini yapmaya önem vermiştir. Önem vermekle kalmamış herkesin bu konuda duyarlı olmasını da istemiştir. O, “özgürlüklerden doğan bunalımlar ne derece büyük olursa olsun baskıdan doğan sahte güvenlikten daha tehlikeli değildir.” Sözüyle de düşünce özgürlüğünün toplumun güvenliği açısından gerekli olduğuna işaret etmiştir. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün bu konudaki yaklaşımını göstermesi açısından önemlidir.

    Düşünce özgürlüğü, istiklal hareketi, mücadele, tartışma Mustafa Kemal’in değişmez özelliklerindendi. O’nun çocukluğundan beri bütün okulu özel ve resmi hayatının her aşamasını ayrı ayrı incelersek bu nitelikleri çok açık bir şekilde görebiliriz. Eleştirilerden itirazlardan, muhalefetten hoşlanır, bunlardan yararlanmasını bilirdi. Çalışma arkadaşlarına da daima kendisi gibi olmalarını önerirdi.
    Hiç unutmam; bir gün İsmet Paşa ile Recep Peker Atatürk’e, merhum Menteşe Milletvekili Halil Bey’den acı acı şikayet ediyorlardı. Herkesçe bilindiği gibi Halil Bey çok yurtsever bir insandı. Düşüncelerini, fikirlerini, ürkmeden çekinmeden, olduğu gibi, açıkça her fırsattan yararlanarak kürsüye çıkar söylerdi.
    Recep Peker Atatürk’e:
    - “Hükümetin getirdiği bir iş, Meclisten çıkacak herhangi bir siyasi mesele yoktur ki Halil Bey’den zorluk görmesin! İşleri daima engellemeye çalışıyor.”
    Dedi ve İsmet Paşa da:
    -“Bize Mecliste ot yolduruyor.”
    Diye Recep Peker’i onaylamıştı.
    Atatürk her ikisine hayretle baktıktan sonra:
    “- Davalarınızı, yapacağınız işleri mecliste savunamayacak durumda mısınız ki Halil Bey’in itirazlarından bana şikayet ediyorsunuz? Bu anlayışı bırakın efendim! Her zaman, hepiniz elinize bir dosya alır, cebinize birkaç mektup koyarak bana gelir, herşeyi güllük gülistanlık gösterirsiniz! Mecliste böyle doğruyu söyleyen ve yolsuzlukları dile getiren birkaç arkadaş da olmasa ben söylediklerinizin gerçeğini nasıl anlayayım?
    Diye cevap vermişti.
    Meclis feshedilerek yeni seçimlerin yapılacağı günlerdeydi ki Halil Bey Atatürk’e bir mektup yazarak veda etmiş, aynı zamanda kürsüde daima hükümete karşı görünen İzmit Mebusu Sırrı Bey de aynı tarzda bir veda mektubu göndermişti. Atatürk tam İstanbul’a hareketleri zamanında aldıkları bu mektupları ayak üzerinde okumuş ve sekreteri Hasan Rıza Beye:
    “- Halil Bey’e telefon ediniz. Kendilerinin Meclisteki çalışmasından çok memnunum. Derhal yine aramızda bulunacaklar ve kıymetli düşüncelerinden yararlanacağız. ”
    Demiş ve Sırrı Bey’e de aynı suretle cevap verilmesini fakat ona telefon etmeye gerek olmayıp gördüğü zaman söylemesini emretmişti.
    Bu örneği vermekteki amacım , Atatürk’ün muhalefete ne kadar değer verdiklerini göstermek içindir. Böyle bir zihniyet ve karakter taşıyan bir şef için başka türlü düşünmek haksızlıktır.
    (Kılıç Ali, İstiklal Mahkemesi Hatırası, S.97-98)

    KURALLARA UYAN BİR DİKTATÖR!

    Çağdaş insan, görevlerini en verimli biçimde yürüten, mal ve hizmet üretmeyi insanlık onurunun gereği olarak gören, insanları mevkilerine göre değil hizmetlerine göre değerlendirebilen insandır. Atatürk yaşamı boyunca insanları bu esasa göre değerlendirmiş, görevini sorumluluk bilinciyle yürüten insanları hem takdir etmiş, hem de onlara saygı duymuştur.
    Atatürk, devlet hizmetinde çalışanların görevleri süresince sevecen, adil olmalarını, keyfi ve zorbalık türü davranışlardan kaçınmalarını istemiştir. İstemekle kalmamış her türlü keyfi uygulamanın karşısında olmuş, özellikle de yöneticileri, hak ve adaletten ayrılmamaları, kendilerine özel muamele gösterilmesini beklememeleri yönünde uyarmıştır. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün ayrıcalıklı muameleye karşı oluşunu yansıtan örneklerden birisidir.
    Atatürk, bir gün Dolmabahçe’den gizlice çıkar Topkapı Sarayı Müzesine gelir. Müzeyi gezmek ister. Kendisini kapıcıya tanıtır, fakat kapıcı henüz saat 9 olmadı, memurlar da gelmedi, Atatürk değil, kim olursan ol, bekleyeceksin, der.
    Hiç şüphe yok ki, kapıcı Atatürk’ü tanımamış ve bu sözlere birden fazla muhatap bulunduğu için gelenin Atatürk olabileceğine inanmamıştır. Fakat bu anekdotta önemli olan nokta Atatürk’ün kapıcının sert cevabı karşısında ısrar etmeyerek, bir kenara çekilip, saatin 9 olmasını ve memurların gelmesini beklemesidir.
    (S.A. TERZİOĞLU, Yazılmayan Yönleriyle Atatürk, s.4)

    KENDİSİNE HAKARETİ HOŞ GÖREN BİR DİKTATÖR!

    Atatürk, olaylara duygusal yaklaşmazdı. Kendisini daima olaya neden olan kişilerin yerine koyarak onların hareketlerinin gerisinde yatan nedenleri araştırır ve kararını ondan sonra verirdi. Devlet yönetiminde görev alanların kendilerini mutlaka vatandaşın yerine koymalarını, kendilerine nasıl davranılmasını, nasıl hizmet verilmesini isterlerse kendilerinin de vatandaşa aynı anlayışla davranmalarını ve hizmet vermelerini isterdi. Kendine yabancı, halkına yabancı, gerçeklerden uzak anlayışlı insanların toplumlarına yararlı olmaları mümkün olmadığı gibi bir de halkta yöneticilerin şahsında devlete olan güvenin sarsılması gibi çok olumsuz bir anlayışın doğmasına da neden olabilirler. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün halka hizmet anlayışını yansıtması açısından önemlidir.

    Atatürk’e hakaretten sanık bir köylü hakkında kovuşturma yapılıyordu. Durumu Ata’ya bildirdiler.
    - Mahkemeye veriyoruz, dediler, size küfür etmiş.
    Atatürk sordu:
    - Ben ne yapmışım ona?
    Soruşturma evrakını inceleyenler açıkladılar:
    - Gazete kağıdı ile sardığı sigarayı yakarken kağıt tutuşmuş da ondan.
    Bunu söyleyen o zamanın bakanlarından biridir. Bakana şu soruyu yöneltmiş:
    - Siz hiç gazete kağıdı ile sigara içtiniz mi?
    - Hayır...
    - Ben Trablus’ta iken içmiştim. Pek berbat şeydir. Köylü gene bana az küfretmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğiniz yerde, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız.
    (H. BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.95-96)

    BÜROKRASİYE VE ANGARYAYA KARŞI BİR DİKTATÖR!

    Vatandaşlarına “angarya” yüklemek Osmanlı Devleti’nin çok sık başvurduğu bir uygulamaydı. Herhangi bir kanuna dayanmadan keyfi bir emirle insanlar işlerinden alıkonularak, ücretsiz olarak zorla çalıştırılırlardı. Cumhuriyetin kurulmasıyla vatandaşın hak ve özgürlüklerine saygı gösteren bir anlayış yerleştirilmeye çalışılıyordu. Oysa bazı yöneticiler, Osmanlı’dan kalan kötü alışkanlıkla kanun dışı, insan onuruna yakışmayan keyfi davranışlarına devam ediyordu. Bunlardan biriyle karşılaşan Atatürk tepkisini şöyle belirtir:

    Cumhuriyetin ilanından sonra idi. Karadeniz’de bir gezintiye çıkmıştı. Kendisine eşlik edenler arasında bulunuyordum. Rize’ye geldik. Yolların düzgünlüğü ilgisini çekmişti, valiye:
    - Yollarınızı nasıl bu hale getirebildiniz? diye sordu.
    Vali de anlattı. Bu yakın köylüleri jandarmalarla toplattırmış ve yol onarımında çalıştırmış.
    Ata’nın kaşları çatıldı, oldukça sert bir dille:
    - Vali bey, dedi, “corvee” nedir bilir misin? Öyle ise ben söyleyeyim; angarya demektir ve şu anda bilmeniz lazım ki, kanunsuz hiçbir vatandaşı işten alıkoyamaz, onu çalışmaya zorlayamazsınız. Cumhuriyet’te angarya diye bir şey yoktur.
    (Kemal ARIBURNU, Atatürk.)

    AYRICALIK VE ÜSTÜNLÜĞE KARŞI BİR DİKTATÖR!

    Atatürk, hayatı boyunca insanlara makam ve mevkileri nedeniyle ayrıcalıklı davranılmasına karşı çıkmış ve toplumdaki bu ayrıcalıkları ortadan kaldırmak için mücadele etmiştir. Atatürk’ün halkçılık ilkesi kanunlar önünde eşit, sınıfsız ve ayrıcalıksız bir toplum yaratmak amacını gütmektedir. Aşağıdaki anekdot O’nun bu özelliğini çok güzel yansıtmaktadır.

    Atatürk, bir sabah Florya’dan Dolmabahçe Sarayı’na dönüyor. Yeşilköy İstasyonu’nun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve başyavere:
    - Sorunuz, tren var mı? diye emir veriyor.
    O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir. Hep birlikte otomobilden inip emrindekilerle birlikte trene biniyor.
    Karar ani verildiği ve uygulandığı için, bu trene biniş hemen hemen kimsenin dikkatini çekmiyor.
    Bir süre sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör, Ata’nın bulunduğu kompartımana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor:
    - Görevini yap!.. (Emrindekileri göstererek) Bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?
    Emrindekiler cevap veriyor:
    - Paşam biz milletvekiliyiz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz!..
    Ata hayretle:
    - Bu ayrıcalığı hiç beğenmedim, diyor. Çok ayıp ve acayip bir usul. Çok güzel halkçılık!..
    (Niyazi Ahmet BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.375)

    TAPULU MALINI BİLE BAŞKASININ İŞGALİNE SES ÇIKARAMAYAN BİR DİKTATÖR!

    Atatürk, Türk insanının zekasını ve çalışkanlığını takdir eder, hangi ortamda olursa olsun zeki insanlara ve onların zekice cevaplarına hoşgörüyle yaklaşırdı. O, düşünce ve yaklaşımlarıyla Türk insanının zekasının gelişimine engel olmamış aksine engel olmak isteyenlere ve onların düşüncelerine karşı mücadele etmiştir. Aşağıdaki anı Türk insanının zekice davranışı karşısında O’nun tavrını göstermesi açısından güzel bir örnektir.

    Bir gün bir köylü Atatürk’ün Orman Çiftliği sınırları içindeki bir tarlayı, kendi tarlasıymış gibi sürüyordu. Onu gördüler. Uyardılar, dinletemediler. Bunun üzerine Atatürk’e söylediler.
    Atatürk denetlemeye çıktığı zaman o tarafa gitti. Yanındakiler toprağı sürmekte olan köylüyü göstererek:
    - İşte budur, dediler.
    Atatürk yavaş yavaş ona doğru yürüdü; yaklaşınca sordu:
    - Burada ne yapıyorsun?
    Köylü gülümsüyordu. Son derece sevip saydığımız, fakat asla korkmadığımız bir insan karşısında nasıl durursak köylü de öyle duruyordu. Sakin bir sesle cevap verdi:
    - Tarlayı sürüyorum.
    - İyi ama, bu tarla senin midir?
    - Değildir.
    - Kimindir?
    - Atatürk’ündür!..
    Köylü bu cevapları vermekle suçu kabul etmiş oluyordu. Bu itibarla dava kaybolmuş demekti. Atatürk, kendi toprağına tecavüz edildiği için değil, haksızlık yapıldığı için sertlendi ve sordu:
    - İyi ama, sen başkasına ait bir toprağın ona sorulmadan ve izin alınmadan sürülüp ekilemeyeceğini bilmiyor musun?
    Köylü hiç telaş etmiyordu. Aynı sükunetle dedi ki:
    - Biliyorum, fakat benim bu tarlayı sürüp ekmeye hakkım vardır!
    Atatürk’ün kaşları çatıldı, büyük bir merak ve hayretle ona sordu:
    - Bu hakkı nereden alıyorsun?
    - Çok basit... Atatürk bizim babamız değil midir? İnsan babasının tarlasını sürüp ekerse kabahat mi işlemiş olur?
    Atatürk’ün yüzünde takdir ve sevgi duygularının en coşkununu anlatan engin bir gülümseme oldu; köylünün sırtını okşadı ve:
    - Haklısın!.. diyerek uzaklaştı.
    (N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.99-100
     
  2. Simurg

    Simurg ★ Kartaliçe ★

    Katılım:
    21 Kasım 2006
    Mesaj:
    15.566
    Alınan Beğeniler:
    91
    Ynt: 'Mustafa' ve 'İnsan' Mustafa Kemal Atatürk

    NİNELERİN GÖZLERİNİ GÖRMEK İSTEDİĞİ DİKTATÖR!

    Türk kadını vatana hizmette, asla erkeğinden geri kalmamış, hatta ondan ileri olmuştur. Göz bebeği evlatlarını vatan uğrunda şehit vermeyi şereflerin en yücesi kabul edip, acılarını içine gömmesini bilmiştir. O, kimi zaman kocasını ve evlatlarını cepheye gönderip evinin nafakasını tek başına çıkaran, kimi zaman cephane taşıyan, kimi zaman yaralıların yaralarını saran, kimi zaman da cephede bizzat savaşan kahramanlık, sevgi ve şefkatin temsilcisi Türk anasıdır. Aşağıdaki anekdotun kahramanı “Hacer Nine” de kocasını, evlatlarını ve torunlarını şehit vermiş, şehitlerin sevgisini, Atatürk sevgisiyle özdeşleştiren yüce Türk kadınının temsilcisidir.

    Hacer Nine yine bunalmıştı. İçi içine sığmıyordu. Beş gözlü evinin içi yine birkaç gündür zindan kesilmişti. Düşündükçe yüreği yerinden kopuyordu. Yetmiş yaşındaki bu kimsesizlik ona büsbütün koymuştu.
    Kocasını Yemen’de kaybetmişti. Bir oğlu Balkanlarda, ikisi de çöllerde kalmıştı. Bir gelini ile üç torunu vardı. Gelini hastalıktan öldü, torunlarının biri de Büyük Muharebede şehit düştü. Birisi İkinci İnönü’den dönmedi.
    En son torununu da Sakarya’ya gönderdi. Bir gün haber aldı ki en son delikanlısı da Duatepe Muharebesinde öteki ağalarının yanına göçüp gitmişti.
    Çok ağladı. Fakat, Sakarya Savaşı kazanıldı haberi gelince ağlaması durdu, gülmeye başladı.
    Ondan sonra vakit vakit böyle bunalırdı. Ve her bunalışında çarıklarını çeker, değneğini alır, Ankara’nın yolunu tutardı. Bu sefer de öyle yaptı. Saatlerce yürüdükten sonra ikindide Ankara’ya geldi, doğruca gitti, Büyük Millet Meclisi’nin kapısı önünde durup çömeldi.
    Aradan biraz vakit geçti, sordular:
    - Nine, ne istiyorsun?
    - Hiç, hiçbir şey.
    - Ya neden burada duruyorsun?
    - Onun gözlerini görmek için çıkmasını bekliyorum.
    - O dediğin kim?
    - Gazi Paşa.
    Sonunda hikayesini anlattı ve dedi ki:
    - İşte böyle, ara sıra çok bunaldıkça buraya gelirim. O, Millet Meclisi’nden çıkarken gözlerine bakarım. Mavi gözbebeklerinde bütün şehitlerimin gözlerini görür gibi olurum. Son içime bir ferahlık dolar, kalkar köyüme giderim.
    İşte siperlerde evlat, torun gömmüş Türk Ninesi buna derler.
    (N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.29-30)

    KÖYLÜ KADINLARIN SAÇLARINI ÖPMEYE GELDİĞİ DİKTATÖR!

    Ulusal kahramanlar halklarıyla bütünleşebildikleri, onları anlayabildikleri ölçüde ölümsüzleşirler. Atatürk de gerek Kurtuluş Savaşı döneminde gerekse devrimlerin yapıldığı süreçte toplumla sürekli bir iletişim içerisinde olmuş, halk yararına çalışmış, bu nedenle de halkının büyük sevgisini kazanmıştır. Türk milletinin Atatürk’e olan sevgisi aşağıda anlatıldığı şekliyle Sultan Bacı’nın kişiliğinde somutlaşmıştır.


    Atatürk, İzmir zaferinden sonra ilk kez Adana’ya gelmişti. Ayağının tozuna yüz sürmeyi adak edenleri zorla topraktan ayırabiliyorduk. O genç, alçak gönüllü kurtarıcı, bu coşkun, kendinden geçmiş halkı selamlaya selamlaya hükümet konağına geldi. Biraz sonra evine dönecekti. Merdivenlerin yarısını indiği sırada bir kucak sarı çiçekle bir köylü kadınının nefes nefese, sıçrarcasına merdivenleri çıktığını gördük.
    Gazi Mustafa Kemal durdu, köylü kadını yanına kadar çıktı. Anlatılamaz bir hayranlıkla O’nun gözlerine tutuldu ve bir süre bu dalgınlık içinde yerinden kımıldanamadı, sonra bir ana sesindeki sevecenlik ve özlemle:
    - Ah benim çakır oğlum! Yolunu bir deli gibi bekledim. Sana bu çiçekleri tarlamdan yoldum. Eğ başını! O sarı saçlarını öpeyim... Bu benim adağım, umduğumu çok görme...
    Genç komutanın yüzüne bir huzur ve sevinç yayıldı, başını ona doğru eğdi. Köylü kadın bu sarı başı, bağrındaki sarı çiçeklerin üzerine bastırdı. Kokladı, öptü. Sonra da sarı fulyaları ayağının altına sererek:
    - Adağım yerini buldu, koca yiğit, tuttuğun altın, kılıcın keskin olsun; her muradın yerine gelsin, dedi.
    Bu köylü kadın bizim cephe arkadaşımız “Sultan Ana” idi.
    (Arif Hikmet PAR – M.Agah ÖNEN: Atatürk’ü Anlamak, s.98-99)

    KAZANDIĞI ZAFERLERİ MEHMETÇİK İLE PAYLAŞAN DİKTATÖR!

    Osmanlı devlet anlayışına göre savaşlardaki başarı padişahın, başarısızlık ise onun kulu durumundaki ordu komutanlarının ve askerlerindi. Türk Milli Kurtuluş Savaşı’nın lideri Atatürk ise, cephede omuz omuza savaştığı askerinin hakkını teslim eden ve kendi başarısını önemsemeyerek ordusunu hep yücelten alçakgönüllü bir kahramandı. Aşağıdaki anekdot bu gerçeği yansıtanlardan sadece birisidir.

    Alfabe toplantısında, 29-30 Ağustos 1928 Dolmabahçe.
    Şafak söküyordu. Doğacak güneş 30 Ağustos sabahının güneşi idi. Bütün İstanbul, bu büyük zafer hazırlıklarını tamamlamıştı...
    Hep birden kalkıldı. Atatürk’ü, Türk yurdunu ve Türk ulusunu kurtaran en büyük zaferin yıldönümünü kutluyorduk.
    Ulu Önder, kutlamaları – derinlere bakan gözlerinin dalgınlığı içinde - dinledi, dinledi:
    - Bu zaferi kazanan ben değilim, dedi. Bunu asıl, tel örgüleri hiçe sayarak atlayan, savaş meydanında can veren, yaralanan, kendini esirgemeden düşmanın üzerine atılarak Akdeniz yolunu Türk süngülerine açan kahraman askerler kazanmıştır. Ne yazık ki onların her birinin adını Kocatepe sırtlarına yazmak mümkün değildir. Fakat hepsinin ortak bir adı vardır: Türk Askeri.
    Kutlamalarınızı onların adına kabul ediyorum.
    (Kemal ARIBURNU, Atatürk, Anekdotlar, Anılar)

    NÖBETÇİ ERE SAYGI DUYAN BİR DİKTATÖR!

    Atatürk, Türk askerinin zekasına, uyanıklığına ve göreve bağlılığına hep hayranlık duymuş ve takdir etmiştir. Aslında bunlar Türk insanının güzellikleridir. Bu güzellikleri bir de bu ülkenin aydın sorumluluğu taşıyan insanları görebilse ne güzel olacak. Atatürk ile bir nöbetçi arasında geçen aşağıdaki diyalog, Türk askerinin zekasını yansıtması bakımından değerlidir.

    İtalyanların Habeş Harbi sıralarında idi. Ege kıyılarında kıta ve tahkimat komutanları çok titiz davranıyorlar, kıtaya herhangi bir yabancının sızması olasılığına karşı erleri sık sık uyarıyorlardı.
    Bu günlerin birinde Atatürk’ün teftişe geleceği haber alındı. Atatürk beklenilen günde yanındaki erkanı ile geldi. Kıtaları teftiş edip dolaşmaya koyuldu.
    Savunma mevzilerinden birine giden yolun dönemecinde Atatürk birden bire durdu. Yanındakilere:
    - Siz beni burada bekleyiniz, ben yalnız gideceğim, dedi.
    Yanındaki komutanlar tereddütle birbirlerinin yüzüne baktılar. Fakat, tabii bir şey söyleyemediler.
    Atatürk patikanın kıvrımını döndü. Koruganın hakim bir noktasında nöbet bekleyen Mehmetçiğe doğru yürüdü. Uzaktan gelen bir sivilin kendisine doğru yürüdüğünü gören Mehmetçik hemen silahına davrandı. Daha fazla yaklaşmasına izin vermeden gür sesi ile:
    - Dur!... diye gürledi.
    Atatürk bu kesin ihtar karşısında durarak:
    - Sen beni tanımıyor musun? Ben kimim?
    - Mustafa Kemal’sin komutanım.
    - Peki sen benim Mustafa Kemal olduğumu biliyorsun da hala neden yasak, diyorsun?...
    Mehmetçik bir an durakladı. Herhalde teftişten haberi vardı. Fakat onun bildiği Atatürk, yanında kalabalıkla gelirdi. Böyle yapayalnız gelmezdi. Bir an daha düşündükten sonra kafasını salladı ve safiyetle yanıt verdi:
    - Komutanım, Mustafa Kemal’sin Mustafa Kemal olmasına ama... Düşmanların işine akıl sır ermez... Birini sana benzetir içeri sokarlar... Gözünü seveyim sen şu bizim yüzbaşıyı al birlikte gel, o zaman nereye istersen git!
    Atatürk, geri döndükten sonra komutanlara bunu anlattı. Bu mert ve uyanık eri çavuşluğa yükselttirdi.
    (H. BESLEYİCİ, Atamız Atatürk s.97-98)

    ÇOCUKLARLA KUCAKLAŞAN BİR DİKTATÖR!

    ATATÜRK kendisini ulusunun hizmetkarı gören, ulusuna aşık, ender insanlardan biridir. O, ulusunun acı ve sıkıntılarını yüreğinde hisseden, bu sıkıntıları aşması için sürekli mücadele eden, insanların gülümsemelerinde en büyük mutluluğu bulan Türk ve Türkiye sevdalısı bir insandır. O, Türkiye’nin gülen, mutlu, sevinç çığlıkları atan çocuklarını Türkiye’nin gelecekteki yüzü olarak görmektedir. Aşağıdaki anekdot bu bakış açısını yansıtan güzel örneklerden birisidir.

    İzmir Hakimiyeti Milliye Okulu’nda öğretmendim. Okulumuz bir çocuk balosu hazırlamıştı. Çok mutlu bir rastlantı ile o gün Atatürk de İzmir’de bulunmaktaydı. Onu da davet ettik.
    “Acaba gelecek mi?” diye hepimiz heyecan içindeydik. Sonunda “Geliyor” denildi.
    Koştuk, karşıladık. Gülümseyen bir yüzle ellerimizi sıktı. Yanında yaverler, paşalar vardı. Koca salon heyecandan karmakarışık olmuştu. Büyük küçük herkes onu yakından görmek, sesini duymak için çırpınıyordu. Zorlukla ortalığa bir düzen verdik. Öğrencilerden Ali ortaya geldi. Çocuk heyecandan bocalıyor, bir şeyler bulup söyleyemiyordu. Derken küçük Ali coştu. Kendinden geçti. Kollarını ona doğru uzatarak içten gelen bir sesle:
    - Senin ismini andıkça, senin resmine baktıkça, seni karşımda görünce damarlarımda bir şeylerin kaynadığını duyuyorum. Ah! Seni doya doya öpmek istiyorum, diye haykırdı.
    O zaman o da kollarını açarak:
    - Öyleyse gel öp! dedi.
    Ali koştu, boynuna atıldı. Öteki çocuklar dururlar mı?
    - Biz de, biz de!
    Diye bağrışarak koştular. Kucağına atıldılar. Öptüler, öptüler. Heyecandan, sevinçten ağlıyorduk. Yaverler, paşalar ve hatta kendisi bile...
    Evet, yaptığı harblerin heyecanı, kazandığı zaferlerin sevinci belki onu ağlatmamıştır. Fakat bu bir avuç Türk yavrusunun içten gelen coşkunluğu onu sarsmış, heyecandan gözlerini bulandırmıştı. Gözlerine dolan yaşları tutmak için dudaklarını ısırdı. Sonra heyecandan titreyen bir sesle yanındakilere hiç unutamayacağım şu sözleri söyledi:
    - İşte benim neslim bunlar!
    (Hadi BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.99-100)

    ÇOCUKLARA DEĞER VEREN BİR DİKTATÖR!

    Atatürk, Türk milletinin yeteneklerinden asla şüphe etmemiştir. O, bu yeteneklerin küllenmesine neden olan yanlış bir takım geleneklerin, anlayışların, hurafelerin atılmasıyla ve milletin gelişmesini kendi çıkarlarına uygun bulmayan uygarlık düşmanı tutucu ve gericilerin faaliyetlerinin yok edilmesiyle Türk’ün bilim, teknoloji ve sanata ilişkin bütün yeteneklerinin tekrar uygarlığa ışık tutacağına inanıyordu. İnkılaplarıyla da bu yolu açmıştır. O, düşünüşün ve düşüncenin önündeki engelleri kaldırarak her Türk yurttaşının aklıyla hareket etmesinin yolunu açmıştır. O biliyordu ki aklıyla hareket edenleri kullanmak mümkün değildir. Aşağıdaki anekdot O’nun Türk insanının aklına verdiği önemi gösteren örneklerden birisidir.

    1937 yılında bir Eylül akşamı, on arkadaş iki sandala binerek Florya’da geziyorlardı. Bir aralık deniz köşkünden bir sandalın kendilerine doğru geldiğini farkettiler. Herkes gürültüyü kesmişti. Ata’mızın gür, aynı zamanda müşfik sesi duyuldu:
    - Çocuklar, eğlentiniz çok hoşuma gitti. Aranızda bulunmayı arzu ettim.
    Gençler bu ani ziyaretten son derece memnun ve heyecanlı derhal Ata’nın bizzat kullandığı sandalı aralarına alıyorlar. Üç sandal mehtaba karşı yol alıyor.
    Ata:
    - Aferin çocuklar, Türk gençleri hem çalışmasını, hem eğlenmesini bilmelidir. Memleket sizindir. Çalışın ve eğlenin, diyor.
    Gençler hep bir ağızdan bütün millet gibi kendilerinin de minnettar oldukları bu güzel vatanın güzelliklerinden O’nun sayesinde yararlandıklarını tekrar tekrar söyleyince, Atatürk yine:
    - Çocuklar, diyor, ben bu inkılabı sizin babanızla, dayınızla, ananızla velhasıl bütün vatandaşlarınızla yaptım. Bu sizin hakkınız. Ancak, görüyorum ki, bana karşı güveniniz çok kuvvetli. Size bir soru soracağım: Kabiliyetsiz bir milletin başında bulunsaydım, bu inkılabı yapabilir miydim?..
    İçlerinden Sadi adında biri atılıyor:
    - Atam, diyor, sen kabiliyetsiz bir milletin başına gelemezdin. Çünkü, kabiliyetsiz milletten böyle şef çıkmaz!..
    Ata, heyecanla ayağa kalkarak bu gencin elini sıkıyor ve:
    - Bunu söylemenizi bekliyordum, diyor.
    (Niyazi Ahmet BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.516-517)

    İNSANIN DÜŞÜNCELERİNE DEĞER VEREN BİR DİKTATÖR!

    Uygar insan, kin ve nefret duygularından uzak sevgiyi kendisine hareket noktası olarak seçmiş insandır. Bu nedenledir ki Atatürkçü eğitim anlayışında sevgi hep ön planda olmuştur. Kendisiyle barışık, başkalarıyla barışık, doğayla barışık... İşte Atatürk’ün görmek istediği Türk insanı. Aşağıdaki anekdot O’nun bu güzel anlayışını yansıtan örneklerden biridir.

    Tarihçi Ahmet Refik, bir süre önce bir tartışma nedeniyle Atatürk’le aralarında meydana gelen gerginliğin, yakın çevresindekiler arasında bir dedikodu konusu yapıldığını biliyordu.
    Bir gece, birdenbire onu Atatürk’ün Yat Kulüp bahçesinde beklediğini söylediler. Ahmet Refik, Atatürk’ü bekletmiş olmamak için smokinini giymiş, fakat tıraş olmaya vakit bulamadan onun masasına gelmişti.
    Çevredekiler merakla izlerken Atatürk ona:
    - Buyurunuz beyefendi, dedi ve tam karşısında Nuri Conker’in yanına oturttu.
    Şakacı arkadaşı Nuri Conker, Ahmet Refik’i Atatürk’e gösterdi:
    - Paşa, çenesindeki şu bir karış sakala bakınız, dedi.
    Atatürk Ahmet Refik Bey’e dönerek:
    - Beyefendi, Conker’e bakmayınız. O, insanın başındaki kütüphaneyi görmez de çenesindeki sakalı görür.
    Böylece birkaç hafta önceki olayın gerginliği bir anda silinivermiştir.
    (K. ARIBURNU, Atatürk ve Anekdotlar, Anılar s.29)

    DÜŞMAN BİLE OLSA DEĞERLERİNE SAYGI GÖSTEREN BİR DİKTATÖR!

    Atatürk İzmir’in kurtuluşunda halkın coşkun gösterileri arasında kalacağı evin önüne gelince, kapının önüne serilmiş bayrağı görünce durdu: Bu, ipekten kocaman bir Yunan bayrağı idi. Üzerine basılarak geçilecek bir yol halısı gibi serilmişti:
    Kapıdaki kalabalık halk yalvarıyordu:
    - Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan Kralı, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin. Bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir.
    Atatürk, o yerde serili bayrağın önünde, bulunduğu noktada kaldı. Çevresindekilere tatlılıkla baktı.
    - O, geçmişse hata etmiş. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak çiğnenmez. Ben onun yanlışını tekrar edemem.
    Bayrağı yerden kaldırttı, bembeyaz mermerlere basarak içeri girdi.
    (A.H. PAR, M.A. ÖNEN, Atatürk’ü Anlamak, s.106.)

    MİLLETİNİN DİLEK VE İSTEKLERİNE KULAK VEREN BİR DİKTATÖR!

    Atatürk herhangi bir konuda karar alırken mutlaka çevresindeki insanların da düşüncesini alır, farklı görüşlerden yararlanırdı. Özellikle toplumun eğilimine büyük önem verir ve halka danışılması gerektiğine inanırdı. Bağımsızlık mücadelesine girişirken de Türk milletinin özgür yaşama arzusunu görmüş ve halktan aldığı bu mesajla mücadeleye atılmıştır. Atatürk’ün bu yöndeki tutumu ve davranışına aşağıdaki anekdot güzel bir örnektir.

    Acı işgal günlerinde, önemli devlet adamlarının da hazır bulundukları toplantıda herkes, Türkiye’nin düştüğü acıklı duruma kendisine göre bir çare arıyor; Amerikan, İngiliz himayesinden dem vuruluyordu. Bir aralık, Mustafa Kemal Paşa’ya da sordular. Atatürk şu kısa yanıtı verdi:
    - Efendiler, hepiniz konuştunuz, arzularınızı beyan ettiniz ve birbirinize sordunuz, hepinizi dinledik. Fakat ... Anadolu’ya bir şey sordunuz mu? Anadolu’yu dinlediniz mi? Ona da soralım, bir de onu dinleyelim efendiler!
    (Kemal ARIBURNU, Atatürk, Anekdotlar, Anılar)

    BAŞKALARININ MAHCUBİYETİNİ ÖRTEN BİR DİKTATÖR!

    Doğru olan davranış; insanların kusurlarıyla alay edip, küçük düşmesine neden olmak değil, aksine insanların kendi istemleri dışında gerçekleşen kusurlarını paylaşarak onların onore olmalarına katkıda bulunmaktır. Atatürk, bulunduğu ortamlarda geniş hoşgörüsüyle insanların küçük düşürülmesine ve ezilmesine meydan vermemiştir. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün bu husustaki yaklaşımını yansıtan güzel bir örnektir.

    Atatürk, Boğaziçi’nde bir gazinoda dinlenirken halkın, okşayan bakışlarla sesini duymak için konuşmasını beklediklerini hissetti. Çevresindeki gençlerle sohbete başladı. Konu sanatın türlü dalları ile ilgili, akademik bir havaya bürünmüştü. Herkes, kulak kesilmiş, O’nun bu konular üzerindeki düşüncelerini dinlerken, köşedeki masaların birinde oturan bir beyin elindeki bardak o sessizlik içinde kulakları irkilten bir şangırtı ile yere düşüyor. Herkesin yerici bakışları, bu yakışıksızlığı yapanın üzerinde toplanıyor. Adamcağız neredeyse sakarlığın verdiği utançtan ölecek... Tam bu sırada ikinci bir şangırtı, bu kez bakışları kendi bardağını da yere bıraktıktan sonra eli henüz havada duran Atatürk’ün gülen yüzü ve hoşgörülük taşıyan gözleri üzerine çekiyor.
    Ve halk, bu davranıştaki inceliği kavradığını uzun, çok uzun alkışlarla anlatıyor.
    (A.H. PAR, M.A. GÖNEN, “Atatürk’ü Anlamak”, s.99-100)

    DÜŞMAN ASKERLERİNİ BİLE KENDİ EVLATLARI YERİNE KOYAN BİR DİKTATÖR!
    Büyük insan Atatürk’e, insan Atatürk’e bakınız. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Çanakkale bölgesine denetlemeye gidecek. Veda için ziyaret ettiği zaman Atatürk şöyle diyor:
    - Çanakkale’ye gittiğin zaman aziz şehitlerimizi de ziyaret edeceksin. Bu görevi yapacağına şüphe yok. Yalnız nasıl bir nutuk söyleyeceksin. Ben söyleyeyim. Burada yatan aziz şehitlerimiz! Sizi hürmetle, saygı ile anıyoruz, diyeceksin. Mehmetçik anıtının başında, bütün yeteneğinle konuşacaksın. Burada rahat ve huzur içinde yatınız, diyeceksin. Siz olmasaydınız, siz göğüslerinizi çelik kalelere siper etmeseydiniz, bu boğaz aşılır; İstanbul işgal edilir; vatan toprakları istilaya uğrardı, diyeceksin.
    - Evet, böyle konuşacağım!
    - Hayır, hayır... Sen böylenin üstünde, çok daha başka konuşacaksın. Dünyaya seslenircesine konuşacaksın. Orada, Çanakkale’de yalnız bizim şehitlerimiz değil, bu toprak üstünde kanlarını döken insanları da o kahraman askerleri de hürmetle, saygıyla anacaksın.
    - Paşam, ben bunları yapamam; çünkü bu sözler ancak sizin söyleyebileceğiniz yüksek sözlerdir.
    - Söyleyeceksin. Çanakkale’den dünyaya karşı böyle konuşacaksın. Senin böyle konuşman gerekir.
    Şükrü Kaya Atatürk’ün yanından ayrılıyor ve gece tekrar buluşuyorlar. Atatürk, Şükrü Kaya’ya uzun bir kağıt uzatıyor. Bu, Çanakkale’de söyleyeceği nutuktur. Atatürk bizzat hazırlamıştır ve Şükrü Kaya, bu nutku alıp Çanakkale’ye gidiyor. Orada Mehmetçiğin mezarı başında bu nutku söylüyor. Nutukta Şükrü Kaya’nın yabancı askerlere hitaben belirttiği cümleler şunlardır:
    “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve rahat içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak ülkelerden evlatlarını savaşa gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”
    Şükrü Kaya, Atatürk’ün toprağında yendiği milletlere karşı gösterdiği yüksek insanlık hislerinin ifadesini taşıyan cümleleri Çanakkale’de söylüyor, Ankara’ya dönüyor.
    Meğer Mehmetçik Anıtı’nın başında söylenen bu sözleri kaydeden birkaç gazeteci varmış. Onlar bu sözleri gazetelerine bildiriyorlar, nutuk dünyaya yayılıyor ve aradan hafta geçmiyor; Şükrü Kaya’ya telgraflar yağıyor. Ta Avustralya, Yeni Zelanda’dan günlerce sonra mektuplar geliyor. Gözleri yaşlı analardan, kardeşlerden, siyasi şahsiyetlerden, askerlerden. Şükrü Kaya, bu konuşmasından dolayı tebrik ediliyor, takdir ediliyor.
    Oysaki söz, büyük askere aittir. Ve O büyük asker, dün yendiği milletlere karşı düşmanlık hissi beslememekte, en insani, en medeni hislerle, dostluk elini uzatmaktadır ve bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanı’na söyletmektedir. “Yurtta barış, cihanda barış”... Atatürk’ün bu sözünü dünya milletleri arasında düşmanlığın unutulmasından aldığı nasıl belli.
    (Em.Tümg. M.ERENDİL, İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, s.85-86)
     
  3. ilhan mansız_melis

    ilhan mansız_melis Müdavim

    Katılım:
    24 Ocak 2008
    Mesaj:
    21.621
    Alınan Beğeniler:
    77
    Ynt: 'Mustafa' ve 'İnsan' Mustafa Kemal Atatürk

    Atatürk bir Balıkesir gezisinde, kendisine Milli mücadelede hizmetler etmiş birinin başvurusu ile karşılaştı. Adam bir konuda yanlış hüküm giydiğini söyleyerek yakındı.
    Atatürk:
    - Haklısın, konuyu ben de biliyorum, dedikten sonra yanında bulunan bir adliye subayını çağırdı. Konuyu anlattı. Düzeltilmesini istedi.
    Müfettiş onu dinledikten sonra:
    - Efendimiz, dedi, karar bütün adli sıralardan geçtikten sonra tamamlanmıştır. Hükmün yerine getirilmesinden başka yasal yol yoktur, dedi.
    Atatürk:
    - Ama ben söylüyorum, bu iş haksızlık. Çünkü ben işin usulünü biliyorum, dedi.
    Genç Adliye müfettişi:
    - Efendimizin beyanı yasa önünde bir değişiklik yapamaz. Adliye Bakanlığı’nın da bir şey yapmasına olanak yoktur.
    O anda ortada soğuk bir hava esti. Şimdi bir fırtınanın kopacağı sanılıyordu. Fakat Atatürk sakin bir şekilde sordu:
    - Peki bir adli hata olursa yasa bunun düzeltilmesini sağlayamaz mı?
    - Yeni bir delille mahkemenin yinelenmesi istenebilir.
    O zaman Atatürk başvuru sahibine döndü:
    - Beni tanık olarak göster. Onda yeni deliller bulunduğunu öğrendim, diye iddia et. Ben mahkemeye gider, sana tanıklık ederim, dedi.
    Sonra da Müfettişe döndü:
    - Size teşekkür ederim, dedikten sonra yeniden başvuru sahibine dönüp:
    - Neden zamanında başvurmadın. Zamanında gelir tanıklık ederdim. Boş yere mahkemeleri de meşgul etmezdin. Her vatandaş hatta Cumhurbaşkanı bile adalete saygı göstermek zorundadır.
    (H. BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.110-112)


    Burası çok güzeldi ya
     

Bu Sayfayı Paylaş